NAZİK İNSAN 2

Yine ben, yine bir otobüs yolculuğu ve yine elimde bir kitap. Bu kez elimde hangi kitap olduğunu biliyorsunuz; Felsefe Yapma Sanatı. Bugün diğer elimde boş değil. Bilin bakalım ne var; elbette ki çikolata var. Marketten kaliteli bir çikolata seçmek ne de zormuş. Bir sürü çeşit vardı, hangisinin damak zevkine uyacağını ise tahmin edemedim. O yüzden de çok tercih edilenlerden bir tanesini aldım. Aslında kendi zevkime uygun olanlardan bir tane seçmiş gibi de oldum. İnsan nedense birine hediye alırken önce kendi beğenmek istiyor. Sanırım beğenmeden alınan bir hediyenin karşı tarafa da güzel gelmeyeceğini düşünüyoruz.

Merdivenleri çıkarken bugün içimde yeni alacağım kitabın heyecanı yok. Varsa da zaten şu an onu hissedemem. Aklımda ki tek şey çikolata. Acaba beğenecek mi? Hoşuna gider mi? Belki de reddedecek. İyi de teklif yapmıyoruz ki altı üstü bir jest yani neden reddetsin değil mi? Merdivenleri çıktıkça kalbimin sesini duymaya başlıyorum. Güm güm atıyor, yerinden çıkacakmış gibi. Acaba merdivenleri hızlı çıktığım için mi yoksa vereceğim hediye yüzünden mi? İkisini birbirinden ayırmak mümkün mü? Aslında mümkün. Biliyorum ben neden kalbim bu kadar hızlı atıyor. Ama söylemek o kadar da kolay değil.

Kapıya yaklaşmadan önce birkaç dakika bekliyorum, nefes nefeseliğimle konuşmak zor olacak çünkü. Yeni alacağım kitabı ararken de biraz oyalandım mı tamamdır. İyi de ben içeri girdiğimde merhaba demeli miyim? Ne saçma bir soru dükkana mı giriyorum burası kütüphane. Neyse daha fazla devam edersem tüm duygularımı şuracıkta açığa çıkartacağım. Gerçi siz zaten çoktan neler olduğunu anladınız.

Kapının kapısından tuttum ve hafifçe ittim. Göz ucuyla baktığımda bilgisayarının başındaydı. Harika, bugün verebilirim çikolatayı. Telefonumu çıkartıp alacağım yeni kitabın numarasına baktım ve raflarda onu aramaya başladım. Bu kez yardım istemeden kitabı bulabildim. Alacağım ikinci kitabı da kitap listemden seçtim ve onu da aramaya koyuldum. Keşke kütüphaneler tüm kitapların bulunduğu mekanlar olsaydı. Böylelikle okumak istediğim her kitabı bulabilirdim. Okumak istediğim kitabın kütüphanede olup olmadığına bakma derdinden de kurtulmuş olurdum.

Raftan aldığım ikinci kitabı da alıp görevlinin masasına doğru yöneldim. Ben yaklaşana kadar bakmadı. Masasına geldiğimde kitapları uzattım ‘merhaba’ dedim. Felsefe yapma sanatını göstererek bunu bırakıyorum ve şu iki kitabı almak istiyorum dedim. ‘Kimliğinizi alayım lütfen’ dedi. Ah unutmuştum onu vermeyi. Aklım doğru zamanı tutturmaya odaklı olduğu için kimlik kartımın gerekli olduğunu unutmuştum. Hemen çıkartıp uzattım. O işlemleri yaparken çikolatayı çıkardım yüzümde kocaman bir gülümsemeyle çikolatayı uzattım;

“Geçen sefer inmemeniz gerektiği halde kitabı almak için depoya indiğiniz için teşekkür ederim.”

“Teşekkür ederim ama hiç gerek yoktu, bu benim işim zaten.”

“Olsun yine de size teşekkür etmek istedim” dedim.

Çikolatayı aldığı için o mutlu olmuştu ama bende kabul ettiği ve mutlu olduğu için mutlu olmuştum. Gerçekten de mutlu olmak için küçücük sebepler yetebiliyor insana. Birini mutlu etmenin mutluluğu çok güzel bir his.

“İşlemleriniz tamam buyurun” diyerek kitapları uzattı. Bende teşekkür ettim. Çikolatayı da afiyetle yiyeceğini söyledi. Gülümsedim ve çıktım.

Kendime kızdım sonra. Neden birkaç kelime etmemiştim ki. Bu kadar kısa sürmemeliydi. Belki adını sorma fırsatı yakalamış olurdum. Bir daha kim bilir ne zaman bu fırsatı yakarım.

Aceleci davranıyorum değil mi? sonuçta bir sonraki gelişimde nasılsınız diyerek yeni bir sohbet başlatabilirim. Evet evet böyle yapabilirim. Belki o zaman adını da öğrenme şansım olur. Zaten kütüphane orası. Uzun konuşabileceğim bir yer değil. Sohbet edemezdik neticede.

Elimdeki kitapları bir an önce okuyup bitirmek için can atıyorum. Artık bu kütüphanede sevdiğim şeyler sadece kitaplar değil…


sosyoşifacı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın