Bugün içimde tarif edemediğim bir duygu var. Buna belki mod düşüklüğü de diyebiliriz. İçimdeki bu hisle güne başladım. Yeni rutinimi alışkanlık haline getirmek adına yürüyüşe çıkmak için yataktan kalktım.
Normalden yarım saat geç uyandığım için biraz canım sıkıldı. İçimden ‘ şimdi hazırlanmış çıkıyor olmam gerekiyordu’ diye geçirdim. Aslında alt tarafı yarım saat geciktim. Üstelik de bugün güneş bulutların arkasındaydı ki bu benim için çok önemli. Güneşin altında yürümekten hoşlanmıyorum. Hatta sevmiyorum. Bu hissi nefrete kadar bile götürebilirim.
Zaten pek de iyi olmayan moralimi düzeltmeden, bunun için zihinsel bir vakit ayırmadan evden çıktım. Kulaklıklarımı aceleyle taktım ve neyi dinleyeceğim dünden belli olan podcasti açıp yola koyuldum.
Yürüyüşlere başlayalı henüz ikinci haftamdayım. Fakat yürüyüşlerin yokluğunu hem ruhsal hem fiziksel hissedecek kadar alıştım. O yüzden hareket etmenin bana iyi gelmesi gerekiyordu ki zaten içimde kabaran karanlık duyguların farkında değildim.
Yürüyüşten döndükten sonra ayaklarım ağrımaya başladı. Duruş bozukluğum var. Ne kadar bunu yürüyüş esnasında düzeltmeye çalışıyor olsamda hala tam olarak iyileşmedi. Bu yüzden belime, dizlerime ve ayaklarıma fazla yükleniyorum. Ağrıyan ayaklarımı umursamadan yapmam gereken birkaç işimi hallettim ve kahvaltı hazırlamaya koyuldum. İçimdeki duyguyu fark etmeye başlamıştım ama bunun nedeninin ayaklarımın ağrısından dolayı olduğunu sanıyordum. Hani vücudunuzda bir yeriniz ağrır ve sizde acıya odaklanır dışarıda olan hiçbir şeyi fark etmez ve umursamazsınız ya hah öyle sanıyordum. Üstelik tek bir ağrım yoktu. Ayaklarımın acısına bir de yanık acısı eklenmişti. Kahvaltıyı hazırlarken yanlışlıkla elimi yakmıştım ve yanık kremi sürmeme rağmen acısı geçmemişti. Belki de elimdekileri yere atacak kadar çok yandığına göre acısının geçmemesi normaldir. Baş parmağımın katlanır yerini yaktırdığım için ( bunu nasıl becerdiğimi sormayın 😊) kahvaltıyı tek elimle yapmak zorunda kaldım. Peki aksilikler bu kadar mı? Tabi ki hayır. Bir de çay bardağı döküldü.
Tüm bunlara ek olarak bir de deprem oldu. Deprem art arda iki kez olmuş. Olmuş diyorum çünkü ben hissetmedim. Fakat tahmin edersiniz ki deprem kelimesini duymak bile yetiyor. Anlayacağınız sabah sabah güne harika başladım.
Aslında bugünün zor geçeceği sabahından belliymiş. Bunu anlayıp kendimi hazırlamalıydım belki de.
Ufak tefek kalan işlerimi hallettikten sonra yeni başlayacağım kitabımı ve suyumu alarak balkona geçtim. Kitabı inanılmaz merak ediyorum bir yandan da elimin tersiyle itmek istiyorum. Çünkü kitabın konusu bana gerçekleri hatırlatacak, kaçtığım şeyleri önüme getirecek, yüzleşmek zorunda bırakacak, belki hiç hoşuma gitmeyecek farkındalıklar yaşatacak kadar gerçek hayatımla bağlantılı. Bende tüm bu silsileleri başlatacak düşünce akışlarından kaçmak için kitaptan kaçmak istiyorum. Aslında sorun kitabın konusundan çok benim zihnimde oluşmuş düşünce örüntüsüne dokunacak bilgileri içinde barındırıyor olması. Fakat öyle bir örüntü, zincir oluşturmuşum ki zihnimde her şey birbirine kör düğümlerle bağlı. Asla açılmıyor, asla kopmuyorlar üstelik de hayatın her alanına nüfuz etmiş durumdalar. Yani bu kitap olmasa yarın başka bir kitap, video, film, diyalog belki de karşılaştığım biri zihnimdeki o örüntüye dokunacak, zihnimi sarmış o örümcek ağlarına takılacak. Aslına bakarsanız dokunuyor da zaten. Ama ben olabildiğince zincirlerimi, prangalarımı toplayıp oradan topuklayarak kaçıyorum. Nitekim yine aynısını yapacaktım. Kendimden kaçacaktım.
Kitaba başlar başlamaz tahmin edersiniz ki beni afakanlar bastı. Kitabı odaklanamıyorum bahanesiyle kapattım. Kitabı kapatmama rağmen bir yandan da okumak istiyorum, kendimi ikna edip tekrar okumaya başladım. Sonra ‘sıkıldım’ dedim, ‘bu kitap altını çizerek okumalık’ dedim -halk kütüphanesinden ödünç aldım bir kitap olduğu için altını çizemiyordum- kahvaltının üzerinden çok bi zaman geçmemiş olsa da atıştırma isteğim var gibi bir sürü bahaneyi sıralayarak kitabı bir okuyup bir bıraktım.
Meselem kitapla değildi. Zihnimleydi. Kitabı okurken zihnimde sürekli kaçtığım o buz dağının altına iniyordum. Bu da kaygılanmama neden oluyordu. Çünkü yaptığım şey buz dağının etrafını dolanmaktı. Yani zincirlerimi görüyordum ama onlardan kurtulamıyordum. Sanki düşündükçe kör düğüm üstüne kör düğüm atıyordum. Zihnimde yanlış cümlelerin altını çiziyor, üzerinde durmanın anlamız olduğu konular üzerinde duruyor, bağı olmayan mevzular arasında bağ kuruyordum. Yüzleşmekten kaçmak için alışık olduğum yollardan tekrar tekrar gidip geliyordum.
En sonunda kendimi zorlayarak okuduğum kitabı kapatıp kenara koydum. Kitabı kapattığımda aklıma Boşluk adlı masal geldi. Acaba hissettiğim şey boşluk muydu? Adını koyamadığım, tarif edemediğim ama bir yerde tanıdık olan, kitap okumamı engelleyen, her şeyden sıkılıyormuş gibi hissettiren; can sıkıntısı ve hiçbir şey yapmama isteğinin eşlik ettiği şey boşluk hissi miydi? ( Boşluk masalı bilmeyenleriniz varsa eğer mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Masalın yazarı: Anna Llenas)
Zihnimdeki iş kaygısından, çevre baskısından, ailemin sözlerinden, parasızlıktan ve parasızlığın getirdiği diğer sıkıntılardan, yapmam gereken işlerden, ertelediğim işlerden ve belki de bazı sorumluluklarımdan kaçmam gerekiyordu. Bir şekilde içimdeki o hissi geçiştirmem gerekiyormuş gibi düşünmeye başladım. Aslında bu otomatik olarak yaptığım bir şeydi. Çünkü buna alışkındım. O his geldiğinde, omuzlarımda taşıyamayacak yükleri gördüğümde, tüm kaygılar bir anda üzerine geliyormuş gibi olduğunda yüklerin, kaygıların altında ezilmemek için hep kaçıyordum. Nitekim yine kaçmak istedim. Ama bu kez kendimi kaybedecek, unutacak kadar kaçamazdım. Bilinçli bir şekilde kendimi oyalamam lazımdı.
Dünyanın en güzel kaçma aracı benim için araba değil elbette 😊. Diziler. Fakat bir diziye başlarsam biliyorum ki bu bitmez diziler silsilesini beraberinde getirecek. Uzaklaşmaya çalıştığım o dizi, yemek, uyku üçlemesinin içine geri itecek. Kısa bir süre önce zaten günlerim böyle geçiyordu ve günler haftalara, haftalar aylara dönüyordu. Sürekli hastalanmaktan, hasta yatmaktan kurtulmak istiyorsam ve hala içimde bir yerlerde kendime şefkat gösterecek kadar kırıntı kalmışsa bedenime iyi bakmak, sağlıklı olmak ve yeni rutinimi bozmamak için dizi çukuruna düşmemeliydim.
Bende film izlemeye karar verdim. Belki içimdeki duyguyu dışarı çıkarmak istedim belki de gülecek enerjim olmadığı için dram filmi aramaya başladım. Animasyon aşığı olan ben Pervane (The Breadwinner) adlı bir animasyon filmi buldum ve izlemeye başladım. Filmin içinde anlatılan hikayeyi ayrı filmi ayrı sevdim ve ağlayarak filmi bitirdim. Kendimi daha kötü hissederken internette bir yazıya rastladım ve okurken hüngür hüngür ağlamaya başladım. Yazı sanki içimdeki hisleri görmüş gibiydi. Benim içimde hissettiğim, anlamlandıramadığım, tanımlayamadığım şeylerin ifade bulmuş hali gibiydi. Neden kaçtığımı çok güzel özetliyordu. Hal böyle olunca da tabi yazı duygularımın boşalmasına neden oldu. Yaşadığım kaygılardan ne kadar yorulduğumu, kaygılardan ne kaçabildiğimi ne de çözebildiğimi, ısrarla yerimde saydığımı anladım. Aslında tüm bu yorgunlukların, endişelerin, tükenmişliğin içinde anlaşılmak, dinlenmek ve biriyle paylaşabilmek istiyordum. Sanki ıssız bir çölde yürüyordum. Peşimde bana bağlanmış asla kopma ihtimali olmayan kocaman bir yük arabası sürütüyordum. İşte ben o yük arabasının var olmasından, onu taşımaktan, gittiğim her yere götürmekten yoruldum. Tüm sorunlarımın tek bir çözümü olmamasını bilmeme rağmen sihirli değneği beklemekten bıkmıştım. Geçmişi geleceği düşünmek beni yormuş hayata bakışımı değiştirmişti.
Belki hislerimi anladığım için belki yazı vasıtasıyla kendimi anlaşılmış hissettiğim için belki de ağladığım için bilmiyorum beş dakika sonra kendimi birden daha iyi hissetmeye başladım. Kalktım yemek hazırladım ve yedim.
Ne kadar kaçmak istesem de biliyorum ki o yük arabası benimle birlikte her yere gelecek. Onu görmezden gelmeyi bırakmalıyım. Eğer bir şeyleri çözmek istiyorsam bu kör düğümler olmalı ve ben bir yerlerden başlamalıyım.
Bu yazıyı okuyan sizlerin içinde de benim gibi hissedenleriniz varsa bize; sorunlarımızla yüzleşebilmeyi, onları çözümleyebilme cesareti gösterebilmeyi ve bu süreçte bol şansımızın olmasını diliyorum. Kendimize hem iyi davrandığımız hem de iyi baktığımız güzel günlerde görüşmek dileğiyle.
sosyoşifacı sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.