BULANTI- JEAN PAUL SARTRE

Bugün sizlere J. Paul Sartre’ nin Bulantı isimli kitabından bahsedeceğim. Felsefeyle ilgiliyseniz mutlaka bu ismi duymuşsunuzdur. Hadi o zaman yazarımızın tanıyarak başlayalım.

Sartre Fransa’ nın başkenti Paris doğumlu bir yazar aynı zamanda da 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden birisi. Kendine özgü varoluşçu bir felsefe geliştirmiş ve bunu kitaplarına aktarmıştır. Sartre’ nin Akıl Çağı isimli romanı nobel ödülü almış olsa da yazarımız kişisel prensip ve görüşlerinden dolayı kibarca ödülü reddetmiştir. Nobeli reddetmesi olay olunca açıklama yapmak zorunda kalarak bir yazarın kendini kurumsallaştırmaması gerektiğini ifade etmiş. Sartre ödülü kendisine verilmemesi için uğraşmış yinede verildiği duyurulmuş ve reddetmek zorunda kalmıştır.

Varoluşçuluğa özgün anlamını katan Sartre’ nin ilk kitabı Bulantı da bu felsefesinden izler taşır.

Kitap günlük tarzında yazıldığı için doğrusu okurken biraz zorlandım. Bir bağlamdan ziyade yazarımızın karakteri ne anlatmak istiyorsa o an ne söylemek istiyorsa onu okuyorsunuz. Kitabımızın kahramanı yani günceyi yazan yazarımız ise Antoine Requentin isimli bir tarih yazarıdır. Fransa’ nın Bouville  kentinde bir otelde günleri geçirmektedir.

Bunu birçok yerde okumuş olabilirsiniz kitapta Requentin dünyaya ve kendine duyduğu tiksintinin ön planda olduğundan söz edilir oysa Dostoyevski’ nin Yeraltından Notlar kitabını okuyan biri için tiksindiriciliğin öne çıkmış olmadığı düşünülebilir. Yalnızlığı seven ve bir o kadar yalnız olan ben için bu kitapta öne çıkanın yalnızlık olduğunu düşünmekteyim.( Benimle bu konuda aynı düşünenler varsa yorumlara yazabilir mi?) Requentin tek başına arkadaşsız geçirdiği günleri sonuna kadar sorgular. Ayrıca sorguladığı sadece kendisi ve yalnızlığı değildir.

Kendini sevmez, sevmemesinin sebebini varoluşu sorgulamaktan geldiğini düşünmekteyim. Beni bunu düşünmeye iten şey ise Requentin toplumsal rollere bağlı olmadığından, vasfının bulunmadığından bahsetmesidir. Bu yüzden de varoluşu sorgularken kendisinin bir işinin, eşinin, çocuğunun olmayışından tiksinir.

Requentin’ nin arkadaşı yoktur. Hayatını yalnız yaşamaktadır. Yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu bilenler beni bu noktada daha kolay anlayabileceklerini düşünüyorum. Çünkü yalnızlık bir noktada başka insanları gözlemlemeyi ve izlemeyi gerektirir. Nitekim Requentin’ nin yaptığı da budur. İnsanların hayatlarını bazen isteyerek bazen istemeyerek görür ve bunları güncesine yazar böylelikle Sartre biz okuyucularına da bunu göstermiş olur. Başkalarını izlemek, onların hayatlarını sorgulamak benim için okurken en keyif aldığım yerlerdendi. Tabi bunların yanında başka varlıkları ya da şeyleri de sorgulayıp paradigmalar sunarak varoluşçuluğu bizlere anlatmaktadır.

Bulantıyı okurken kendimi boşlukta hissettim bir süre çelişkide kaldım. Çünkü Sartre varolmayı görülen ve hissedilen olarak tanımlarken ki bende böyle düşünürken ilerlediğim sayfalarda bana bambaşka bir bakış açısı kazandıracak bir görüş ortaya attı. Hemen sizlere de bunu açıklamak istiyorum. Düşünerek var olmak! Bir şeyi düşündüğünüzde onu da var etmiş olursunuz, birinin aklına geldiğinizde sizin varlığınızı hisseder o yüzden ölülerimizi unutmak istemeyiz o yüzden sevdiklerimizi anarız. ‘Düşünüyorum öyleyse varım, varım çünkü düşünüyorum’ der Requentin. Bedenin bir kez var olduğunda varlığını sürdüreceğini fakat düşünceyi yaratanların biz olduğumuzu da söyler. Öyleyse bizim varlığımız hem bize hemde bedenimize bağlıdır. Peki ya düşündüğümüzde varlığımızda değişirse?

“Beyefendi burnunun iki yanındaki bıyık uçlarını görüyor; düşünüyorum şu halde, bir bıyığım ben. Ne sıska vücudunu ne de koca ayaklarını görüyor, pantolonunun içi iyice araştırılsa bir çift küçük boz yuvarlak bulunur.”

Sartre sizi de şaşırttı değil mi? Bir varlığın var olması için yalnızca cismen var olmasına ya da boşlukta yer kaplamasına gerek yok onu düşündüğümüzde de var edebileceğimizi hatta onun yerine geçebileceğimizden bahsediyor. O halde var olmak o kadar da zor değilmiş gibi geliyor insana ya da önemsiz bir şeymiş gibi.

Sartre bana yeni bakış açıları kazandırırken kendimi anlayabilmemi de sağladı. Requentin gücesine yazdığı ilk günlerinde ” Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, unutuyorum onları.” diyor. Bazen kendimi, düşüncelerimi açıklayamadığım zamanlar oluyor. Bir gün birini düşünürken diğer gün bambaşka bir görüşü benimseye biliyorum. Bunu hepimiz yaşıyor olabiliriz benim açıklayamadığım nokta ise toplum tarafından kabul edilmeyen FARKLI olarak adlandırılan paradigmalar üzerinden kendimi açıklamak oluyor ya da zaten hiç açıklayamaya da biliyorum. Askıda kalan bu düşüncelerin zaten benimle hiç kalmıyorlar onları iple yere bağlamıyorum hiçbir zaman o yüzden de uçup gidiyorlar. Requentin’ nin bu sözlerini okuduğumda kendimi bir anlamın içinde buldum, yalnız olmadığı düşündüm ve bunun da doğal olabileceğini.

Son olarak dikkatimi çeken ve önemsediğim bir konu olan toplumda var olmaya ve Sartre’ nin bu konudaki düşüncesine değineceğim. Bence toplumda var olabilmek için toplumun bize dayattığı rolleri üstlenmemiz gerekir. Bir kadının rolü bir erkeğin rolünden farklıdır, bir öğrencinin okuması gerekir girişimci olamaz, bekarlık kötü bir şeydir evde kalmış olarak değerlendirilir gibi birçok örneği vardır. Daha küçük (mikro) ölçekli bakacak olursak insan kendi kendisiyle konuşamaz( ki Requentin güncesinde bunu yaptığını bize gösterir), sosyal medyada var olmazsa varlığı unutulur, bir öğrencinin notları düşükse kesin tembeldir vs. örneklerini arttırabiliriz. Vurgulamak istediğim asıl noktayı ise Requentin’ in kendi söyleriyle anlatmak isterim;

“Topluluk içinde yaşayanlar kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. Tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi?”

Yani kişi etrafındaki insanların ona atfettikleri şekilde var olur. Ya cimridir ya cömert ya cesurdur ya da değildir. Güvenilir, sıcakkanlı, anlayışlı, içe kapanık, yalancı ya da odun… Bu sıfatlar, kalıplar, roller ile kendimizi açıklarız. Sizce de böyle midir? Kendinizi başkasına tanıtırken neler söylersiniz?

Yeraltı edebiyatı okumaktan hoşlanan bir okuyucunun Bulantı’ yı da okurken sevebileceğini düşünüyorum. Yeraltı edebiyatından demek bu kitap için pek doğru olmayabilir fakat hayata bakışı ve yaşam tarzı olarak mutlu olduğunu söyleyemem. Zaten beni bu kitabı okumaya iten şeyde buydu.,

Bulantı ile ilgili bir analiz değilde görüşlerimi ve beğendiğim noktaları sizlere anlatmanın daha yararlı olacağını düşündüm. Yazıyla ilgili yorumlarınızı aşağıdaki yorumlar bölümünden benimle ve diğer okuyucularımızla paylaşabilirsiniz.


sosyoşifacı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın